28 Aralık 2011 Çarşamba

Willkommen In Deutschland

Son zamanlarda tekrar gündeme gelen Almanya’ya işçi olarak gitmek, insanların geçmişi irdelemesine ve bu konu hakkında tekrar düşünmesine sebep oldu. Farklı din ve kültüre sahip başka bir ülkede çalışmak, çalışmaktan öte yaşamak fikri, her ne kadar oradaki olanaklar düşünüldüğünde kulağa hoş gelse de, buz gibi bir yalnızlık hissi ister istemez kişiyi buluveriyor.  Şu günlerde Almanya’nın tekrar yabancı iş gücü çağırması üzerine, 4 Kasım’da vizyona giren “Willkommen In Deutschland” (Almanya’ya Hoşgeldin) filmi, insanlara bu çağrı hakkında fikir sahibi olabilmeleri adına çok önemli ipuçları veriyor.
Filmde, 1960’larda Almanya’nın yaptığı işçi çağrısı üzerine Almanya’ya giden bir milyon birinci işçi olan Hüseyin’in hayatı konu alınmaktadır. Anadolu’da bir köyde yaşayan ve yeni evlenen, bunun yanı sıra ailesini geçindirmekte de zorlanan Hüseyin, köy kahvesinde Almanya’ya işçi olarak gidebileceğini duyar ve Almanya’ya gitmeye karar verir. Ailesini memleketinde bırakıp Almanya’ya giden Hüseyin, orada canla başla çalışıp ailesini rahat ettirecek kadar para yollamaya başlar. Fakat her şey ilk iznine geldiğinde değişecektir. Büyük oğlu Veli’nin okulda devamsızlığı olduğunu öğrenen ve Veli’nin öğretmeni tarafından kötü baba olmakla itham edilen Hüseyin, bunu hazmedemeyip ailesini de Almanya’ya götürmeye karar verir. Hüseyin’in eşi Fatma bu olaya şiddetle karşı çıkarken, Hüseyin onları götürmekte kararlıdır. Memleketini, yuvasını bırakmak istemeyen Fatma, istemeye istemeye de olsa Almanya’ya gider.
Buraya kadar her şey güzel. Fakat film, Hüseyin’in ailesinin iki kuşak sonrasını gösterdiğinde, kaybetmememiz gereken ve asla kaybetmeyeceğimizi düşündüğümüz değerlerimizi nasıl da kolay kaybettiğimizi acı bir biçimde görürüz. Kırk yıl sonra Hüseyin’in sahip olduğu tek şey artık kendisidir. O memleketini bırakmak istemeyen eşi Fatma’nın yerinde, Alman vatandaşlığına geçebilmek için domuz eti bile yiyebilecek kadar benliğini kaybetmiş Fatma, arkadaşlarını ve köyünü bırakmak istemeyen oğulları Veli’nin ve Muhammed’in yerinde, artık kavgalarını bile Almanca eden, ailesinden yeni yıl kutlaması için çam ağacı süslemelerini ve hediyeler almalarını istedikleri Veli ve Muhammed vardır. Daha kötüsü ise, Hüseyin'in torunu Canan'ın, bir İngiliz'den gayrimeşru bir çocuğu olacaktır.  Tüm bunların yanı sıra, Hüseyin’in en küçük, Türkçe bile konuşamayan oğlu Ali’nin, Alman bir eşten olan oğlu Cenk’in, Türk’mü Alman’mı olduğunu sorgular olmuştur.
Filmin konusuna geri dönecek olursak; kırk yıl sonra köyünden toprak alan Hüseyin, bir gün ailecek yemek yerken, herkesin eksiksiz olarak onunla birlikte Türkiye’ye gelmelerini ister. Fakat küçük torunu Cenk hariç aileden hiç kimse bu durumdan memnun olmaz ve zorla da olsa Hüseyin’le birlikte Türkiye’ye giderler. Fakat Türkiye’ye uçakla gittikten sonra yollarına karayoluyla devam edecek olan Hüseyin, yolda kalp krizi geçirir ve hayata gözlerini yumar. Gerisinde, Türkiye’de kalmak istemeyen koca bir aile bırakmıştır.
Son günlerde iş gücü bakımından büyük sıkıntılar yaşayan, 1960’larda işçi olarak aldıkları insanlardan sonra; “… tekrar işçi çağıracak olsak sadece Türkleri alırız…” diyen Almanya, bugün yine işçi olarak çalışacak insan gücü aramakta. Eğer hala bu seçeneği düşünenler  varsa, şu soruyu soruyoruz; “İnsanın parayla ifade edilemeyen değerleri olmamalı mı?”
 
- BU YAZI DAHA ÖNCE www.edebifikir.com ADLI SİTEDE YAYINLANMIŞTIR -   
 

The Killer Elite

Son zamanlarda içerik ve konsept bakımından bir değişim sürecine giren sinema endüstrisinde, bazı türler can çekişmeye başladı. Seyircinin artık abartılı hikâyeler ve sahnelerden ziyade, daha gerçekçi, daha oturaklı ve daha orijinal konusu olan filmlere rağbet göstermesi ise bu değişimin sebeplerinin başında geliyor. Bu türlerden birisi olan ve son zamanlarda sayısı gittikçe azalan aksiyon filmleri arasına bir yenisi daha eklendi. Fakat son zamanlardaki aksiyon filmlerinin, sayısıyla birlikte kalitelerinin de azaldığı su götürmez bir gerçek.
Robert De Niro gibi bir ustanın yanında Jason Statham ve Clive Owen ikilisinin başrollerini paylaştığı, yönetmenliğini Gary Mckendry’nin üstlendiği “The Killer Elite” filmi 23 Eylül’de ülkemizde vizyona girdi. Oyuncu kadrosuna bakıldığında bir aksiyon filmi adına her şeyin tam olduğunu düşündürüyor. Ayrıca gerçek bir hikâyenin konu edinilmesi de, filmden beklentileri bir hayli arttırıyor. Fakat Paranormal Activity3 filminin ilk haftasında 52,568,183$ hasılat yaptığı şu günlerde, The Killer Elite filminin ilk haftasında 9,300,000$ hasılat yapması da filmin, beklentilerin çok altında kaldığının bir ispatı olsa gerek. (Kahrolsun kapitalizm.) Peki oyuncu kadrosu ve bütçesi bu kadar güçlü olan bir film neden böylesine bir sonuç aldı? Sanırım bunda en büyük pay sahibi, daha önceden sadece “Everything In This Country Must” adlı kısa filmin yönetmenliğini yapmış olan Gary Mckendry. Yönetmen, ilk uzun metrajlı filmi olan The Killer Elite’de tabiri caizse acemiliğinin kurbanı olmuş. Ayrıca gerçek bir hikâyeden uyarlanan filme, yönetmenin kendi karakterini yansıtamaması ise tüm bu olumsuzlukların üstüne tuz biber olmuş.
Filmin konusundan bahsedecek olursak, eski bir İngiliz Gizli Servisi ajanı olan ve emekliye ayrılan Danny (Jason Statham), kendisini yetiştiren Hunter (Robert De Niro) zor durumda kalınca, eski hayatına geri dönmek zorunda kalmıştır. Hunter’ı içinde bulunduğu durumdan çıkarabilecek tek kişi olan Danny, bu son işinde bir ayrıntıyı gözden kaçırır. Bu sefer, karşısında en az kendisi kadar yetenekli, eski bir ajan olan Spike (Clive Owen) vardır. Danny bu işin peşindeyken sevgilisi Anne (Yvonne Strahovski)’in hayatının tehlikeye girmesi ise zaten durumu yeterince zor olan Danny’in işini daha da zorlaştırmaktadır.
Yüzbeş dakikalık filmde, seyircinin sürekli filmin patlama vaktinin gelmesini beklemesi ve bu vaktin bir türlü gelmeyip, üstüne de filmin klasik mutlu sonla bitmesi seyircinin tatmin olmaması için yeterli sebepler. Ayrıca, özellikle önceki filmlerindeki başarılı aksiyon sahneleriyle hatırlanan Jason Statham’ın, potansiyel performansının bir hayli altında kalması da filmin beğenilmemesinin diğer bir sebebi. Yönetmen Gary Mckendry’nin bu denli kaliteli bir kadroyla çalışıp, bu kadroyu hak ettiği şekilde değerlendirememesinin üstüne, sinemaseverlerin “aksiyon film yönetmeni artık yetişmiyor mu?” sorusunu sormaması işten değil. Umarım bundan sonraki filmlerinde yönetmen Gary Mckendry, kendi üslubunu ve sinema karakterini oluşturarak başarılı yönetmenler arasına ismini yazdırabilir.
Filmi birinci kez izlemek keyfi, ikinci kez izlemek vakit kaybı olur. İzlemeyi düşünen sinemaseverlerin, bu filmi izlemek yerine daha önceden izleyip de beğendikleri başka bir aksiyon filmini izlemelerinin daha keyifli olacağını düşünmekteyim. 

- BU YAZI DAHA ÖNCE www.edebifikir.com ADLI SİTEDE YAYINLANMIŞTIR -   

3 Ekim 2011 Pazartesi

The Conspirator


Yapımını ve yönetmenliğini, Robert Redford’un üstlendiği, senaryosunu James D. Solomon ve Gregory Bernstein’ın yazdığı ‘The Conspirator’ (Suikastçi) filmi 19 Ağustos’ta ülkemizde gösterime girdi.
 
Başrollerini James McAvoy ve Robin Wright Penn’in paylaştığı, yan rollerdeki oyuncuların da başrollerin gölgesinde kalmadığı, kurgu ve hikayesinden dolayı, sahnelerin genellikle mahkeme salonları ve hücreler gibi kasvetli mekanlarda geçmesine rağmen akıcılığından hiçbir şey kaybetmeyen film, Chicago Uluslar arası Film Festivali’nde, Akademi Onur Ödülü’ne aday gösterildi. Her oyuncunun performanslarının göz doldurduğu filmde asıl dikkat çeken noktalardan birisi de, bugüne dek onlarca filmde rol alan 74 yaşındaki yönetmen Robert Redford’un, asıl mesleğinin yönetmenlik olmamasına ve ilerlemiş yaşına rağmen, tecrübeden midir yoksa içindeki yönetmenlik kabiliyetinden midir bilinmez, böylesine ağır bir filmi bu denli güzel yönetebilmesiydi.

Filmin ana konusu, 1865 yılında bir suikasta kurban giden Amerika’nın efsane başkanı Abraham Lincoln cinayeti ve sonrasında gerçekleşen, suçluların adalet (!) karşısında yargılanmasıdır. Ana konunun dışında film, insanı “İnsanlık nedir, insan kimdir ve kimler insandır?” sorularını sormaya yöneltiyor.

Filmde, Abraham Lincoln cinayetini işleyen suçlu John Wilkes Booth, Mary Surratt adındaki kadının oğluyla arkadaştır ve cinayetten önce yaklaşık üç ay Mary Surratt’ın pansiyonunda konaklamıştır. Bu süre zarfında ise birisi de Mary Surratt’ın oğlu olan arkadaşları ile beraber Lincoln cinayetini planlamış ve uygulamıştır. Cinayet planlarını yaptıkları toplantıları ise bayan Surratt’ın pansiyonundaki odalarda düzenlemişlerdir. Cinayetten hemen sonra Booth’un suç ortaklarından Mary Surratt’ın oğlu hariç hepsi yakalanmış, Booth ise bir ahırda ölü ele geçirilmiştir. Bununla yetinmeyen Kuzey Amerika hükümeti, Güney ile henüz savaştan çıkılmış olması ve cinayeti de bir güneylinin işlemiş olması nedeniyle intikam isteyen halka fazlasını vermek istemektedir. Nitekim bunu da, devletlerinin anayasasına aykırı olsa bile yapacaklarını, yakalanamayan John Surratt’ın annesi Mary Surratt’ı askeri mahkemede yargılayıp, lehine konuşacak her tanığı aleyhine ifade vermeleri için zorlayıp, idama çarptırarak göstermişlerdir. Fakat o sırada bir senatör tarafından Mary Surratt’ın savunmasını üstlenmeye zorlanan, dört senedir orduda yüzbaşı rütbesiyle başarıyla savaşan ve henüz hukuk bölümünden mezun olmuş Frederick Aiken sahneye çıkar. İlk başlarda müvekkilinin suçlu olduğuna inanmasına rağmen, senatör tarafından zorlandığı için davayı kabul eden Aiken, daha sonra dava ilerledikçe müvekkilinin suçsuz olma ihtimalinin olduğunu görür. Daha sonra ise kendisinin de diğerleri gibi daha önceden yargısız infaz yaptığı müvekkili Mary Surratt’ı savunmak için varını yoğunu ortaya koyar fakat attığı her adım askeri mahkeme ve anayasaya sözde sadakatle bağlı devlet yöneticileri tarafından geri çevrilmektedir.

Avukat Aiken’ın sahneye çıktığı andan itibaren film, izleyiciyi “insalık ve insan” üzerine düşünmeye sevk ediyor. İnsanlık, bir insanı daha fazla sayıda başka insanlar için, suçsuz olduğunu bilerek yada daha suçluluğunu ispatlayamadan darağacına mı götürmektir yoksa binlerce insan o insanın suçlu olduğuna inansa bile, onu hak ettiği şekilde yargılayıp, hak ettiği cezayı mı vermektir? İlkini yapan veya yapabilenlerin insandan başka her şey olabileceği açıkken, buna göz yumanlar kendilerine insan denmesini hak eder mi? Yoksa doğruluktan yana olan, yanlışlık varsa da ona göz yummayanlara insan denir de, bu dünyada insan olanlara mı yer yoktur? Her şeyden önce, çok eski bir tarihe sahip olmayan ve buna rağmen binlerce senelik geçmişe sahip olan milletlerin yanında kendi tarihlerine ‘medeniyet’ yaftasını yapıştırabilecek kadar yüzsüz olan bir milletten ‘insanlık’ beklemek bizim suçumuz mu?
Son zamanlarda ülkemizde de gündeme gelen sivil anayasa hakkında daha sağlıklı bir fikre sahip olmak için izlenilebilecek bir film olan “The Conspirator”, bu konuda bize geçmişte yaşanan bir olaydan ders çıkarmamızı sağlayabilir. Umarım, insanlık adına insanlık dışı davranışlarda bulunan ve kendilerine hâla yüzleri bile kızarmadan insan diyebilenlerden olmayız. 



25 Eylül 2011 Pazar

Hanna

Sinema endüstrisi, önceki yıllarda birkaç yılda bir seviye atlarken, son zamanlarda her yıl, hatta her yeni çıkan filmle çıtanın bir üst seviyeye çekildiği bir endüstri haline geldi. İyi midir kötü müdür bilinmez fakat bu durumdan; senaryosunu BAFTA ödüllü ünlü yönetmen Joe Wright’ın yazdığı ve yine kendisinin yönettiği, başrollerini 17 yaşındaki genç yıldız Saoirse Ronan ile Cate Blanchett ve Eric Bana’nın paylaştığı Hanna da etkilendi.  İki ayı aşkın bir süre önce vizyona giren ve haftalarca vizyonda kalan film, afişlerde ve fragmanlarında seyircinin hayli ilgisini çekmeyi başarmıştı fakat salonda birazcık da olsa son zaman aksiyon filmlerinin gölgesinde kalmaktan kurtulamadı.

 Artık seyircinin de görsel efektlerin, iyi oyunculuğun ve kaliteli kamera çekimlerinin yanı sıra çok iyi kurgulanmış ve orjinal bir senaryo beklediği sinema endüstrisinde izleyiciyi etkilemek daha da zorlaştı. Nitekim Hanna da her ne kadar diğer kriterlerden sınıfı geçse de senaryodan sınıfta kaldı. Film, daha önceki casusluk filmlerinden bazılarının senaryosunun başka yönetmen ve oyuncular tarafından yeniden çekimiymiş gibi duruyor.
Filmin genel konusundan bahsedecek olursak, babası eski bir CIA ajanı olan Hanna, babası tarafından Finlandiya’nın balta girmemiş ormanlarında ölümcül bir ajan olarak yetiştirilir. Henüz 14 yaşına geldiğinde ise ilk suikastına gönderilen Hanna’yı yaşayacağı yolculukta çeşitli tehlikeler beklemektedir. Bu tehlikelerin hepsine hazırlıklı olan Hanna’nın asıl hazırlıklı olmadığı şeyler ise aslında babasının bile aklına gelemeyecek kadar normal olan şeylerdir. 

Finlandiya’nın ıssız ormanlarında 14 yaşına kadar büyüyen Hanna, bildiği tüm bilgileri babası vasıtasıyla ansiklopedilerden öğrenmektedir. Bunun yanı sıra 5 tane de dil öğrenen Hanna, çok iyi silah kullanır, yakın dövüşte ustadır ve her türlü ajanlık becerilerine de sahiptir. Fakat filmde öyle bir kırılma noktası var ki, aslında orası Hanna’nın filmin ilerleyen bölümlerinde başına ne geleceğinin ipuçlarını veriyor. Babasına müziğin ne olduğunu soran Hanna’ya babasının cevabı bir ansiklopedinin müzik için tanımı olur ve Hanna, buna karşılık “yeterli değil” diyerek cevap verir. İşte buradan sonra bana göre aslında filmin en güzel bölümleri başlıyor. Bu bölümlerde her ne kadar sıkı aksiyon sahneleri olsa da asıl dikkat çekici noktalar, Hanna’nın ansiklopedilerden, hakkında herşeyi öğrenip ezberlediği şeyleri deneyimlemesidir. Örneğin ilk durağı olan Fas’ta, tutulduğu hapishane hücresindeki kameraları gördüğünde birden kameranın latince ismini fısıladyıp tanımını yapması, oradan kaçtıktan sonra bir otel odasındayken dışardan gelen bir Kur’an sesini duyduğunda müziğin tanımını yapması, florasan lambayı ilk gördüğünde korkuyla karışık heyecan duyması, bir elektrikli kettle’ın kapatma düğmesinden kapandığını akıl edememesi ve telefon çaldığında korkup telefonu TV kumandası ile kapatmaya çalışması,…  Bu kısımlarda, aslında yıllardır hep öğretmenlerimizin bize sorduğu fakat kendilerinin bile aralarında karar birliğine varamadığı “çok gezen mi bilir çok okuyan mı” sözünün cevabı mevcut. Yani bilgiden ziyade deneyimin daha önemli olduğu vurgulanmış. Zahiri olarak böyle bir bakış açısıyla filme bakabilen bir insan manevi olarak da kendine bazı dersler, hisseler çıkarabilmelidir. Mesela, yaşamadığımız bir duygunun ne olduğunu asla bilemeyeceğimizi bilmemize rağmen, birçok kişinin aşkı ‘bir öpücük’ zannederken aşk hakkında ahkamlar kesmesi insanın doğasına aykırıdır yada hiç aldatılmamış bir kadının aldatılan bir kadına yuvasını yıkması veya yıkmaması hakkında tavsiyelerde bulunması aralarında geçebilecek en saçma konuşmadır. İnsan bilmediği bir şey hakkında nasıl olur da yorumlar yapıp hükümler verebilir? İşte bunları görmek, filmde beni tek tatmin eden nokta oldu.

Filmin, internet ortamındaki puanlama konusunda en güvenilir site olan IMDB’den aldığı 7/10 puan, türünün gerektirdiği sahneler, çekimler ve kurgular bakımından gayet hakettiği bir puan olmasına karşın, orjinalliği bakımından ise birazcık fazla bir puan olmuş. Film kesinlikle izlenmeye değer bir film fakat ikinci kere izlemek vakit kaybı olur. 





- BU YAZI DAHA ÖNCE www.tumhaber.com.tr ADLI SİTEDE YAYINLANMIŞTIR -  

14 Ağustos 2011 Pazar

Küçük Beyaz Yalanlar

Dostluk... Sırdaşlık... Yoldaşlık... Sevgili... Aşk... Yalan... İhanet... Bu kelimeler öylesine içi dolu öylesine yoğun kelimeler ki; günümüz insanının ağzına yakışmıyor bile. Bu kelimeler o kadar gereksiz kullanıldı ki artık yoğunluğunu yitirip anlamlarını kaybetmeye başladılar. Günlük arkadaşlarına 'dostum' diye hitap etmesi insanın, bir gün gördüğüne ikinci gün 'sevgilim' diyebilmesi, yaptığı ufacık şeyleri anlattığına 'sırdaşım', yaşadığı romantik bir âna 'aşk' demesi boşalttı belki de bu kelimelerin içini...

Ödüllü genç yönetmen Guillaume Canet’in hem senaryosunu yazdığı hem de yönettiği, fransız sinemasının önde gelen sanatçılarından oluşan oyuncu kadrosuyla göz dolduran 'küçük beyaz yalanlar' filmi yaklaşık iki ay önce vizyona girdi. Hayatta önemli yerleri olan bu kavramların sorgulandığı, yer yer anlamsızlaştığı, yer yer asıl anlamlarının belirdiği bir senaryosu var filmin. Özellikle günümüzde böyle bir senaryo gerçekten gerekli. Zira, insanlar şuan hayatlarının içini doldurmaktan ziyade aksine hızlı bir şekilde boşaltıyorlar. Durum böyleyken insanları birisinin uyarıp, içinde bulundukları durumun farkına vardırması gerekli. ‘Hayatım’ dedikleri yaşamın aslında pek de yaşanılası olmadığını, halbuki hayatta onların bilmedikleri yada bilmek istemedikleri şeylerin hayatın köşe taşları olduğunu söylemek gerekli.

Uzay çağında yaşadığımızı göz önüne alırsak, insanlara bir şeyler söylemenin en iyi yollarından birisi de sinemadır. Dolayısıyla günümüz yönetmenlerine aslında çok iş düşmektedir. Bu yüzden yönetmen Guillaume Canet’i böyle bir konuyu ele aldığı için tebrik etmek gerekir. Fakat filmin bazı yerlerini eleştirmeden geçemeyeceğim. Filmin konusu iyi güzel ama söylenmesi gerekenler tam olarak söylenmemiş. Filmin bazı yerlerinde duygusal belirsizlikler mevcut. Marie'nin aşkı, Eric'in dostluğu... Bir bayan, sevdiği adamın en yakın arkadaşıyla bir birlikteliği düşünebilir mi, eğer düşünebilirse o aşk, aşk mıdır tartışılır. Veyahut bir adam dostum dediği insanın sevgilisine asılabilir mi, üstelik zaten kendisi de bir ilişki içerisindeyken? Eğer bunu yapabiliyorsa o adamın dostluğu ve aşkı ne kadar gerçektir bir düşünmek lazım. Bunlar belki senaryodaki karakterlerin yaşantısından kaynaklanıyordur, belki de yönetmenin, bilinmez. Fakat kim ne derse desin bunların gerçek aşk ve dostluk olmadığı su götürmez bir gerçektir.

Fakat herşeye rağmen filmin oyuncu kadrosu çok iyi seçilmiş. Özellikle filmde duygu patlaması yaşanılan birkaç sahnede ünlü Fransız oyuncu François Cluzet’in ve güzel oyuncu Marion Cotillard’ın performansları gerçekten göz dolduruyor.
Ayrıca filmin gidişatının ne sanat filmleri kadar sıkıcı, ne de aksiyon filmleri gibi insanı dünyadan koparan bir şekilde olmaması da, filmin seyir zevkini yukarılara taşımış. Kült iyi adam kötü adam senaryosu olmaması ise gerçekten zevk verici. Filmde bir sonraki sahnede ne olacağını tahmin edememek filme akıcılık katmış.

Filmin, sanal ortamda tüm dünyadaki kişiler tarafından filmlerin oylanmasının sağlandığı IMDB'den aldığı puan ise 7.0/10. Verilen puanı fazlasıyla hakeden bir film. Özellikle son zamanlarda zihniyetimizin birileri tarafından yozlaştırılıp, toplumsallığı unutup bireysel yaşamaya başlayan, yaşamı yaşam yapan duyguların unutturulduğu insanlığın, bu tür; insanı düşünmeye ve sorgulamaya yönelten filmleri izlemeye ihtiyacı var. Film hoşunuza gitmese bile izlemenin vakit kaybı olmayacağı bir film. 

- BU YAZI DAHA ÖNCE www.tumhaber.com.tr ADLI SİTEDE YAYINLANMIŞTIR -   


11 Haziran 2011 Cumartesi

Limitsiz

İnsanoğlu... Hiç doymadı bugüne kadar, hiç doymayacak da... Fakat doymadığı kadar da hep eksik kaldı bir şeylerden... O eksikliği hiç tamamlayamadı, hep maddi şeylerde aradı o eksikliğini, hep daha yükseklere ulaştı ve yükseklere ulaştıkça o açlığı daha da büyüdü. Fakat insanoğlu şunu hiç düşünmedi: O bizi neden her şeye sahip olarak yaratmadı, neden hep bir şeyler eksik kaldı bizde? Eğer bir gün beynimizi tam kapasite kullanarak, ''asla limiti olmayan'' bir güce kavuşsaydık ne olurdu?
Kulağa hoş geliyor değil mi? Her ne kadar ilk duyduğumuzda çok etkileyici gelse de, aslında bu bizim için hiç de düşündüğümüz kadar iyi bir şey olmayacak. İlk önce bu gücü bize biraz daha iyi bir yaşam sağlayacak maddi gelir için, sonra biraz dahası için, lüks bir yaşam için kullanacağız. Ondan sonra bizi o lüks yaşantı da tatmin etmeyecek ve fazlasını isteyeceğiz. Artık işin son noktasında maddi güç de nefsimizi tatmin etmeyince daha tehlikeli isteklerde bulunacağız. Tüm dünyayı yönetme isteği gibi…

Son zamanlarda film konusu olarak popüler olan bilim kurgu alanına yeni bir fikir daha kazandırdı ünlü yönetmen Neil Burger. Fikrin özü öncekilerde olduğu gibi yine beyin. Fakat bu sefer yöntem biraz daha farklı. Bir insanın beynini tam kapasite kullandığında yapabileceklerini konu alan filmde bu durumun bir ilaçla sağlanmış olması da filmi biraz daha inandırıcı kılmış. Daha önce ''The Illusionist'', ''The Lucky Ones'', ''Interview With The Assassin'' filmlerinin yönetmenliğini yapan Neil Burger, bu filmde de gerek kamera açıları, gerekse ortam seçiminde yine tecrübesini konuşturmuş. Fakat filmden, yine de biraz Christopher Nolan esintisi geliyor.
 Başrolünü Bradley Cooper ile Hollywood’un tabiri caizse üstatlarından Robert De Niro’nun paylaştığı film, bir ay önce kadar Türkiye’de ABD ile eş zamanlı olarak vizyona girdi. Filmde New York’lu perişan bir yazar olan Eddie Morra (Bradley Cooper) şansının yardımıyla bir yayın eviyle kitap anlaşması imzalar. Fakat ne zaman bilgisayar başına otursa hiçbir şey yazamaz, tıkanır. Sonrasında da yine kendini bir barda içerken bulur. Bu arada sevgilisi Lindy’de (Abbie Cornish) iyi bir şirkette çalışmaktadır ve terfi almıştır. Birbirlerini çok sevmelerine rağmen artık Lindy’nin de canına tak etmiştir. Eddie’nin bu aymazlığı ve Lindy, Eddie’den ayrılır. Morali bozuk bir halde sokakta yürüyen Eddie, eski kayınbiraderi olan Vernon Gant (Johnny Whitwoth) ile karşılaşır ve Vernon ona bir hap verir. Her ne kadar kabul etmese de Vernon’dan hapı almış ve cebine koymuştur. Evine geldiğinde apartmanın kapısı önünde elini cebine attığında hap eline gelir ve bir kere denemekten bir şey olmaz diyerek hapı yutar. Yukarı çıktığında artık sürpriz olmaktan çıkan, ev sahibinin aksi genç karısı yine kapısının önünde bekliyordur. Eddie, kadını ikna etmek için dil dökerken birden sanki hayatında ilk kez beynine kan giden bir insan gibi beynini ve beyninin sahip olduğu gücü hisseder ve her şey orada başlar. Ev sahibinin karısını ikna eden Eddie, ikna etmekle kalmamış kadının hukuk fakültesi için hazırlaması gereken tezi yarım saatte eksiksiz bir şekilde tamamlamış ve daha sonra da kadını elde etmiştir. Evine girdiğinde tüm evi temizlemiş ve bir gecede romanından yaklaşık 200 sayfa yazmıştır. Fakat ertesi gün uyandığında  Eddie yine eski Eddie’dir ve olanların bu hapın sayesinde olduğunu bilmektedir. Yazdıklarını yayın evine götürür ve yayın evi sahibi romanın başlangıç kısmına hayran kalmıştır ve Eddie’den tamamlamasını beklemektedir. Elinde başka hapı bulunmayan Eddie ise Vernon’un yanına gider ve orada Vernon’un işlerini halletmek için dışarı çıkar. Döndüğünde ise  Vernon’u ölü olarak bulur. Katillerin Vernon’daki hapları almak istediklerini anlayan Eddie hapları arar ve bir poşet hap ve yanında bir tomarda dolar bulur. Polise ifade verdikten sonra artık Eddie yeni yaşamına geçmeye hazırdır. Bir imaj değişikliği, üç beş kıyafet ile artık yeni bir Eddie olmuştur. Eski sevgilisi Lindy’yi bulur ve onunla tekrar yaşamaya başlar.
İşte her şey buraya kadar güzel gidiyorken Eddie’de önce para hırsı başlar. Yüz bin doları bir günde iki milyon dolar yapmayı başarır ve büyük şirketlerin ilgisini uyandırır. Büyük bir şirkette dolgun bir maaşla üst düzey yönetici olarak çalışmaya başlar. İşler gayet güzelken yine tatminiyetsizlik duyar, artık daha fazlasını istemektedir. İşte o andan itibaren artık Eddie, kendisi için de tehlikeli olmaya, hayatı da tehlikeli bir hal almaya başlamıştır. Hapların kimyasal formüllerini çözdüren Eddie, hapları tek başına üretmeye başlar. Hapın peşinde olan insanları da bertaraf ettikten sonra artık maddi şeylerin tatmin edemediği Eddie, Amerikan Başkanlığı için adaylığını koymuştur bile. Yönetmen Burger, her ne kadar sonrasını seyirciye bıraksa da, Eddie’nin öncesinde yaptıklarına bakarak sonrasını tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek. Yine tatminiyetsizlik… Fakat bu tatminiyetsizliğin sonunda yeni hedef ne olur bilinmez.
İşte hayatımızda kimi zaman isyan ederiz, geleceği bilememekten, yaşamlarına özendiklerimiz gibi olamamaktan, hayatın bize başrol vermemiş olmasından ve daha bunun gibi sebeplerden ötürü… Fakat şunu hiç düşünmeyiz; acaba geleceği bilseydik, dünyanın en zengin insanı olsaydık ne olurdu? Geleceği bilseydik, hayatta verdiğimiz tüm bu uğraşların bir anlamı kalır mıydı? Ya da çok zengin olsak sevdiğimizle bir yerde oturup kahve içerek, bize çok kısa gelen bir saati paylaşmamızın bu kadar değeri olur muydu bizim için? Hayattan başrol isterken hiç düşünür müyüz acaba başrol olmanın gerektirdiği tavizleri ve tavizlerin de diğer tavizleri getirdiğini? Peki hayatın başrol verdiği insanlar eğer bunu bilseydi hala aynı yerde olmayı ister miydi? Peki bir şey isterken hiç düşünür müyüz şu an sahip olduklarımız neler diye? Sahip olduklarımıza şükür etmek yerine hala bir şeyler daha mı istemeliyiz hayattan?
Bu soruların cevapları gayet basit, çünkü tüm cevaplar bizde saklı, fakat bulmak isteyene… Hayata, kadere isyan etmeden önce ne için isyan ettiğimizi veya bir şey istediğimizde ne istediğimizi ve onun getirilerini ve götürülerini düşünmemiz gerek. Eğer bunu yaparsak, işte o zaman kazanan her zaman biz oluruz. Saygılarımla…

- BU YAZI DAHA ÖNCE www.kosekapmaca.netADLI SİTEDE YAYINLANMIŞTIR -


10 Mayıs 2011 Salı

127 Saat

Dünyada altı milyar sekiz yüz yetmiş milyon insan yaşıyor. Bunların kimileri tarihe adını yazdıranlar, kimileri tarih yazanlar, kimileri bir çağı kapatıp diğer bir çağı açanlar, kimileri çağa ayak uydurmaya çalışanlar, kimileri kendi hayatını yaşamak yerine başkalarının hayalleriyle onların hayatlarını yaşamaya çalışanlar, kimileri ise hiçbir şey umurunda olmayıp kendi hayalleriyle, tutkularıyla kendi kaderlerini yaşayanlar... Ama hepsinin er ya da geç öğrendiği bir şey var; kim ne ederse kendine eder... Ve ölüm kaçınılmazdır.
İşte bu altı milyar sekiz yüz yetmiş milyon kişiden sadece biri olam Aron Ralston'un, senaryosunun her bir dakikasını bizzat yaşayarak yazdığı, Danny Boyle'un yönettiği 127 Saat filmi vizyonda. James Franco'nun başrolünü oynadığı film, bir insanın başına nerde ne zaman ne geleceğini hiç kimsenin bilemeyeceğini tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.
 Filmde Aron Ralston adlı outdoor'cu bir karakterin, kanyonda gezi yaparken, dar bir aralıkta kayanın kolunu sıkıştırmasıyla, orada geçirdiği mecburi 127 saat konu alınıyor. Azami hareket mesafesi iki üç adım olan Ralston, telefona ulaşamadığından dolayı oradan kurtulana kadar veya ölene kadar yaşamını sürdürmek zorundadır ve bunu yaparken de sadece yarım litre suyu ve bir tane de çikolatası vardır. İlk duyulduğunda kulağa imkânsız gibi geliyor fakat eğer insan, elindekileri maksimum verimlilikle değerlendirir ve içinde bulunduğun şartları lehine kullanabilirse iş imkânsız olmaktan çıkar. Bunu belki de son 50 senenin içinde en iyi uygulayan ve böyle bir şeyin mümkün olabileceğini gösteren tek canlı örnek Aron Ralston'dur. Nitekim son zamanlarda sayısı artan gerçek yaşam öyküsünden alıntı filmlerin içinde de, film olmayı hak eden en iyi yaşanmış senaryo da yine Aron Ralston'un hayatının dönüm noktası olan 127 saatidir.
Bu film, başrol oyuncusunun, yönetmenini gölgede bıraktığı ender filmlerden bir tanesi. Televizyon dünyasına ilk adımını Freaks and Geeks adlı diziyle atan Franco, bunun ardından James Dean adlı filmle kariyerindeki ilk ödülünü aldı. Daha sonra Spider Man filminde Harry Osborn adlı karakteri canlandırdı. Fakat 2007'de vizyona giren Spider Man 3 filminde, canlandırdığı karakterin ölmesiyle filmden ayrılması kesinleşti. Sonrasında ise Türkiye'de vizyona girip girmeyeceği tartışma konusu olan, Harvey Milk'in hayatını konu edinen 'Milk' adlı filmdeki rolüyle 2009'da En İyi Erkek Oyuncu Oscarı'nı aldı. Nitekim tüm bunlar yönetmen Danny Boyle’un, böylesi ses getiren bir projede kendisinin geri planda kalması ihtimaline rağmen başrol için Franco'yu uygun görmesine sebep olan etkenlerdi. Bir insanın, başına böyle bir şey geldiğinde soğukkanlı olmasının ve her hareketini düşünerek yapmasının önemini de layıkıyla belirten filmde, insanın o haldeyken cinsel arzularını bile amacı doğrultusunda kullanabilmesini görmek, insanın biraz düşünerek hareket ettiğinde aleyhine olan bir şeyi nasıl lehine çevirebileceği hakkında insana yeni ufuklar açıyor. Ayrıca, çoğu okullarda boş geçen, dolu geçenlerde ise boş olarak görülen ilkyardım, sağlık gibi derslerin de bir insanın hayatını kurtarmaktan öte, kimi zaman insanın kendi hayatını kurtarmasına yardımcı olduğunu görmek, çoğu insanı eğitime bakış açısı konusunda da düşünmeye sevk ediyor.
Filmde başrolü canlandıran Franco, çekimlerde bir hayli zorlanmış olmalı. Bir insanın filmde 127 saat, fakat çekimlerinde günler hatta aylar boyunca ufacık bir yerde kolunu sıkıştırmış ve bundan dolayı sadece iki üç adımlık hareket mesafesi olan bir insanı canlandırması gerçekten zor ve sinir bozucu olsa gerek. Filmdeki karakterin duygusal hezeyanlarından dolayı girdiği farklı farklı hislerin yüze yansımalarını birebir canlandırabilmek, ustalık isteyen sahnelerdi. Özellikle, kolun dirsekten kesildiği sahnelerde Franco'nun yüz ifadeleri, filmin gerçekçiliğini azami düzeye çıkarmış. Fakat bu kadar zor bir işin bu kadar eksiksiz bir şekilde üstesinden gelen Franco'yu gerçekten tebrik etmek gerek ve umulur ki bu filmle birlikte ödül koleksiyonuna bir yenisini daha ekler.
Filmde hepsinden önemlisi orada o halde bir insanın yaşadığı duygulardı. Daha on dakika önce iki kızla beraber gününü gün eden bir insanın on dakika sonra ölümle burun buruna gelebileceği ihtimali ve o insanın o haldeyken neleri düşünüp, neleri yaptığına ve neleri yapmadığına pişman olmasıydı. Sevdiklerine son bir kere sarılmadığından tutun, arabada bıraktığı meyveli gazozu almadığına kadar yapmadığı veya yapamadığı her şeyden dolayı pişmanlık duymasıydı. İşte burada; insanın, her şeyden daha iyi bildiği bir şeye bile bu denli hazırlıksız yakalanabilecek olmasıydı asıl önemli olan
Sonuç olarak film, izleyenlerin alabileceği derslerle dolu ve hayatlarındaki amaçlarını ve yaptıklarını tekrar gözden geçirip değiştirmeleri veya muhafaza etmeleri için tetikleyici bir etkiye sahip. Son zamanlarda çıkan, konu bakımından içi en dolu ve izlemek için tereddüt edilmemesi gereken bir film...  

- BU YAZI DAHA ÖNCE www.edebifikir.com ADLI E-DERGİDE YAYINLANMIŞTIR -