22 Ocak 2011 Cumartesi

Dünya Kuyusuna Düşmeyi Hissetmek\ Yusuf Üçlemesi

Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı kazanarak önemli bir ödül alan yönetmen Semih Kaplanoğlu’nun senaryosunu yazdığı Yusuf üçlemesinin son filmi “Bal” nihayet vizyona girdi.  Üçlemenin ilk filmi olan “Yumurta”da Yusuf karakterinin yetişkinlik çağı, ikincisi “Süt”te ergenlik, son filmi “Bal”da ise ilkokula giden Yusuf’un küçüklüğü işlenmiş. 

Filmin senaryosu, yönetmen Semih Kaplanoğlu’nun Balıkesir – İzmir arasında yaptığı bir tren yolculuğu sırasında tanıştığı taşralı bir şair ile yaptığı sohbet üzerine doğmuştur. Filmi izleyenler, senaryonun başkarakteri Yusuf’un hayatı ile Hz. Yusuf peygamberin hayatını sürekli bir örtüştürme çabası içinde olduğunu görecekler. Bu da filmin, yönetmenin ustalıkla verdiği bir durum ki okuduğunda insanı düşünmeye sevkeden dini menkıbelerde gördüğümüz, yoruma açıklıktan kaynaklanıyor. Bu yoruma açıklığa bağlı olarak film bizi düşünmeye iteliyor. Ayrıca Kaplanoğlu bir röportajında söylediği “Sinema öyle bir alan ki, ne çekerken, ne yazarken, ne montajda, aslında hiç bir zaman tamamlanmıyor. Hatta film bittiğinde de... Bu da çok normal bir şey. Aciz kullarız... Nereye kadar, ne kadar anlatabiliriz bir şeyi? Yani ne kadar yapabiliriz bunu?” sözleri belki de filmde seyirciye düşünme boşluğu vermesinin sebebini açıklıyor. Bu arada eğer biz de izleyiciler gibi bir benzetme yapmayı deneyecek olursak, filmin senaryosunu “esas yurdumuzdan bu dünya kuyusuna düşüşümüzdeki merhaleler” olarak nitelendirebiliriz. 
İlk film olan Yumurta’da ana ocağına (taşraya) dönüşten, Süt’te insanın ait olduğu yerden (taşradan) kaçışından ve son film Bal’da ise bir çocuğun farkındasızlığıyla beraber bir amaç (okuyabilmek) uğruna verdiği mücadele’den bahsediliyor. 

Son filmde gözlemlediğimiz, Yusuf’un okuyabilme amacı, Yusuf’un dünya kuyusuna düşüş için ilk adımı olmuştur. İkinci filmde annesinin yabancı bir erkekle bir ilişkisinin olduğunu öğrenmesiyle başlayan annesinden kaçış ise aslında Yusuf’un amaçları için taşradan kaçışıdır. İlk filmde ise, Yusuf’un annesinin ölmesiyle ana ocağı olan taşraya yani kaçtığı yere gelip daha sonra tekrar İstanbul’a dönememesi ise insanın özüne dönme isteğinden kaynaklanmaktadır. Bu üç filmde gördüğümüz, Yusuf’un ‘varlık döngüsü’nü tamamlamasıdır. 
Bunun yanı sıra özellikle Bal filminde manevi unsurlar öne çıkıyor. Nitekim yönetmen, “... maneviyatın olmadığı sanatın eksik kalacağını düşünüyorum.” sözüyle de bu unsurların filmde niçin olduğunu açıkça belirtiyor. Filmlerde müzik olmayıp, yönetmenin doğa seslerini ön plana çıkarması ise bu maneviyatı bütünleyen unsurlardan birisi. Bir taşra yerinde en doğal şey olan sinek vızıltısı, ormanlardaki cırcır böceği sesleri, ağaç hışırtıları ve sessizlik, filmlerde bizi sarıp sarmalayarak senaryonun yaşandığı ortamı adeta yaşatıyor bize. Ayrıca yönetmenin haklılığını, Dünya Kiliseler Birliği’nin filme, maneviyatı en iyi şekilde vermesi nedeniyle verdiği ödül de kanıtlıyor. 
Üçlemenin en büyük eleştiriye hedef olan noktası ise, filmlerdeki zamansızlık. Yani, filmin akışının yavaş geçmesi. Fakat yönetmenin bu zamansızlığı vermesindeki amaç, kapitalizmin zaman kavramının ve zamanı kullanma biçiminin sadece bizim gibi kültürleri değil, tüm dünyanın zaman kavramını yok etmenin eşiğinde olduğunu göz önünde bulundurarak, filmdeki olayları hiç bir kesmeye ve kısaltmaya uğratmadan direkt olarak filme monte edip, seyirciyi ‘gerçek zaman’ın farkına vardırmaktır. Alışık olmadığımız bu tarzı kullanan Kaplanoğlu, Kieslowski, Bresson, Tarkovski, Eric Rohmer,... gibi yönetmenlerden esinlendiğini görüyoruz. Özellikle Tarkovski’nin ‘Ayna’sı, Yusuf üçlemesinin fikir kaynağı diyebiliriz. 
Filmden bahsedecek olursak, başkarakterimiz Yusuf, bir epilepsi hastası ve gördüğü rüyalar onun hayatına yön verir. Daha küçük bir çocukken, kırmızı (okumak) ve beyaz (aşk) kurdelelerini amaç edindikten sonra, amaçları doğrultusunda, rüyalarının verdiği yöne doğru ilerler ve amaçlarına ulaşacağına inanır. Fakat kırmızı kurdeleye ulaşıp beyaz kurdeleye ulaşamaması sonucunda Yusuf, insanın kendisi için yazılan kaderi yaşadığının farkına varır. 
Diğer iki filmde yetişkinliğini ve ergenliğini gördüğümüz Yusuf bu kez çocuk haliyle karşımıza çıkar. Gözleri ben küçük değilim diye haykıran Yusuf, kekemedir. Okulda okumayı ilk öğrendiğinde öğrencilere verilen kırmızı kurdele ise Yusuf’un en büyük amacıdır. Evde babası ‘oku!’ deyince bülbül gibi şakıyan Yusuf, ne hikmettir ki okulda tek kelime okuyamayan Yusuf,  babasından başka kimseyle de konuşmamaktadır. Fakat bir gün okulda o her dışarı çıkmadığı teneffüslerden birinde bir ses duyar. Sese doğru ilerleyince boş bir sınıfta şiir okuyan bir kız çocuğu görüverir. İşte o an belki de Yusuf’un hayatını şekillendirecek olan şiire âşık olduğu andır. Okul çıkışında takip ettiği kızın başında ki beyaz kurdeleyi düşürmesi ve Yusuf’un da bu kurdeleyi alması hayatına ikinci bir amaç katacaktır. Kim bilir belki de ulaşamadığı beyaz kurdelenin yokluğunu doldurmak için aşık olmuştur şiire kahramanımız. Yusuf’un sürekli rüyalar görmesi ve babasına anlattığında babasından “kimseye anlatma rüyalarını” direktifini alması ise filme başka bir boyut katar. 
Bir gün baba Yakup, arı kovanlarını yerleştirmek üzere gider ve aradan günler geçmesine rağmen dönmez. Bundan itibaren annesinde, Yusuf’un anlayamadığı bir farklılık vardır. Her zaman sevmediği sütünü babasına içirip annesini aklınca kandıran Yusuf, bu kez annesinin gözünün önünde sütünü bir dikişte içer fakat annesinde hiç bir tepki yoktur. İşte o anda anlar bir terslik olduğunu. Dışarı çıkar ve eve geri döndüğünde kapıdaki jandarmaların ve komşuların annesine başsağlığı diliyordur. Bunu gören Yusuf ormana doğru koşmaya başlar. Babasının giderken yanına aldığı ve bir daha dönmeyen, her sabah okul yolunda Yusuf’a rehberlik eden atmacası bir anda çıkıverir ve Yusuf’u ormanın derinliklerine doğru götürür. Filmin finalinde ise Yusuf ormanda bir ağacın dibinde, filmin başında babasına anlattığı rüyasında gördüğü gibi, yıldızların altında uykuya dalar. 
Yusuf’un kişiliğini oluşturan mihenk taşlarından bahsedilen bu film, üçlemenin en beğenilen filmi. Yusuf’un diğer filmlerde boş boş baktığı anlarda neleri düşündüğü, nerelere daldığı, bu filmde günyüzüne çıkıyor. 
Bu üçlemeyle şüphesiz film endüstrisine yeni bir soluk kattı Semih Kaplanoğlu. Bu üçlemede, bir sonraki filmlerde, alışkın olduğumuz şekilde hikâyenin devamı değil, tam tersine hikâyenin öncesi işlenmiş. Yani yönetmen, filmlerinde kronolojik bir yapı oluşturmak yerine, geçmişe dönerek; bugünümüzün geçmişimizde saklı olduğunu ifade etmiş. Filmde, aksiyon filmlerinden yakın olduğumuz şekilde kamera açıları ve hareketliliği görmek mümkün değil. Ayrıca filmin konusu da tamamen sınırlar içerisinde hapsedilmiş Amerikanvari film senaryolarından çok farklı. Bu farklılık, yönetmenin senaryoda özellikle finaller olmak üzere boş bıraktığı yerleri izleyicisine tamamlattırmayı tercih etmesi. Bunun yanı sıra, yönetmenin kültürümüzün özünü taşıyan kavramları da ön planda tutması ve son günlerde kozmopolit bir hal alan dünyada insanların kaçınılmaz olarak yakalandıkları manevi boşluğu dolduracak imgelere yer vermesi, yönetmeni diğer yönetmenlerden ayıran noktalardan. Bundan dolayı belki filmi herkes beğenmeyecek fakat yönetmenimizin kendine has bir izleyici kitlesi oluşturduğu su götürmez bir gerçek.

- BU YAZI DAHA ÖNCE www.edebifikir.com ADLI E-DERGİDE YAYINLANMIŞTIR -  

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder